HARFLER VE CUMA

İlkokulda güzel yazı dersleri vardı. Kareli defterlere yazardık öğretmenin söylediklerini.
Bir kutunun içini dolduracak büyüklükte olmalıydı harfler.
Ne kaybolacaktı, ne de çerçeveden taşacaktı.
Çünkü o defterde sınır ihlali yasaktı.
Ama ne kadar uğraşsak da, kaçaklar olurdu işte..
Ya "a" isyankardı o zaman ya da "y"..
Harflerin dünyasına, onların özgür ve coşkulu taşkınlıklarına, başıboş yolculuklarına engel olmayı o dönemlerden "öğrenemedik"..

Bu bir başlangıçtı oysa...
Fark edemedik.
Çünkü yalnızca karenin alt-üst-sağ-sol çizgisini geçmekle yetinmeyecekti harfler. Çoğalıp kelime, çoğalıp cümle olacaktı.
Ve hep kareden taşacak, duvarları yıkmaya çalışacaktı.
Gün gelecek, dişlerimizi ne kadar sıksak da, koşar adım atlayıp dudaklarımızdan "Seviyorum" diye haykıracaktı içlerinden birkaçı.
Kalemi bizden önce kapıp, onun ismini buldukları her köşeye yazacaktı. Her deftere, her kağıda...

Yetmezse yüreğimizin odacıklarına, hücrelerimizin en ücra yamaçlarına kazıyacaktı yarin ismini.
Sahibi bizken sözünü esirgemeyecek, sevgilinin ağzından çıkmamak için deli gibi diretecekti her biri.
Bir, ikisi acıyacaktı halimize belki.
"Ama" olup kaçacaklardı suskun sevgilinin ses tellerinden. Ya da altısı yan yana gelip "Bir gün" diyecekti sırf biz öldürmeyelim diye, umut denilen yaşam hevesini.
Boşlukları doldurmaksa hep bize düşecekti.

Gözyaşımıza meze olacaktı yan yana dizilip söyledikleri şiirler.
Tarifini öğrenmeden "yalnızlığı" yaşayacaktık hep beraber.
Harflerin öğrettiği en boğucu, içinden çıkılmaz his yalnızlık olacaktı.
Yaşamın en önemli iki anında tek başınayken oysa.
Teker kelimelik iki dolu anlamla karşımıza çıkacaktı bizimkiler.
Doğum ve ölüm.

Peki ya arada geçen binlerce gün?

İşte o zamanı da sürekli bizden ayrı bir beden ve apayrı bir yürekle anlamlandırmaya çalışacaktık.
Kendi anlamımızı çözemediğimizden belki de, tek başınalığın tarifini de yanlış bir masalla yapacaktık.
Adalar hayal edecektik kaçıp saklanmak için. Yalnız kalınacak küçücük adalar.
Robinson Crusoe olmayı isteyecektik. Bu kandırmacada tek suçlu da harflerin büyük abisi cümleler olacaktı. Onun da abisi satırlar. En büyük abi koca kitaplar.

Bize unutturulan, o masalın kahramanı Robinson'un bile aslında yalnız olmadığıydı.
Onun bile bir Cuma'sı vardı.

19 AĞUSTOS PAZAR 2007

BEKLEMEK İYİDİR SABRETMEYİ EZBERLETİR

Bekliyorum ben de sabırla.
Bazen, başımı örtüp , ellerimi göğe açıp dualarla.
Bazen içip içip dünyaya kafa tutan isyanlarımla.
Seni bekliyorum yalnızca.Bildiğim, artık sadece yapmam gerekenin bu olduğu.
Bildiğim, başka bir yol deneyince ruhumun yorulduğu.

Elimde biletim, içimde susturamadığım beklentilerimle , havaalanında, tren garında, otobüs durağında, vapur iskelesinde kayıp bir yolcu gibiyim.
Söylesene nereye gitmeliyim?
Kime kızmalıyım?
Kime gücenmeliyim?
Yoksa senden ilelebet vaz mı geçmeliyim?

Beklemek son birkaç asırdır tek ezberim.

Bazen, kardan önünü görmeyen ya da yağmurun dövdüğü ve yahut sardunyaların güneşe güldüğü penceremin ardında duruyorum bilinçsizce. Boşluğa takılıp soruyorum kendime. “Mevsimler bile değişirken kaderim niye değişmiyor?” diye.

Kimi zaman yüzüm sırılsıklam, kimi zaman gözlerimin içinde yüzen yakamozlarla bakıyorum yola.
Kapımın önünde buluşanlar, yokuşta yorulup soluklananlar, annesinin çekiştirdiği çocuklar, babasının omzundan sağa sola kıkırdayan minik kızlar, evlere servis yapan garsonlar, postacılar, sucular...

İçerde hayat nasıl durmuşsa, dışarıda devam ediyor. İnadına.

Öyle bir batıl inanç ki gelecek olman. Ama bekliyorum işte.
Falcılar kahve telvesinde seni arıyor. Ben sokaktaki gölgelerde, ayak seslerinde.
Gelmiyorsun yine.
Ama caymıyorum senden. Koymuyorum yerine yeni birilerini. Sevemiyorum sana ait olmayan başka gözleri.
Tarot kartlarında, kahve fincanlarında izini sürmekteyim.

Yılmadan, yıkılmadan, utanmadan ve korkmadan.
Gözüm yolda, kulağım merdivenlerdeki en ufak hışırtıda. Zavallı kadıncağız. Çok defa göz göze geldim ev sahibimin şaşkın suratıyla. Yarım ağız bir “nasılsınız” deyip, havadan sudan sohbet edip örttüm kapıyı yüzüne. Yaktım bir sigara daha. Tünedim yine cama.

Kanımla, kemiğimle, dişimle, tırnağımda dik durmaya çalışarak yolunu gözledim bir gece daha. Elbette zor. Tabi ki ölmek kadar kolay ve çabucak değil bilinmezlik.
Acı veriyor. Ağrıdan sızıdan yataklara düşürüyor elbet.
Boynumu büküp, elimi ayağımı, soluğumu kesiyor ama katlanıyorum işte.
Öldürmeyen her şey güçlendiriyor en nihayetinde.
Bir gün geleceksin biliyorum. Ama hangi ışıkta, hangi mevsimde, hangi şarkıda onu çözemiyorum.
O vakte kadar geçen her saniye öfkemi üçe beşe katlıyor. Hüznümü bilmem kaç misli artırıyor. “artık gelse de ne değişir” diyorum. “İnanacak mıyım sanki her sözüne”.
Senden nefret etmek için milyon tane sebebim varken, ben seni sevmem için gerekenleri ayıklıyorum içlerinden.
Bitmiyor umut, bitmiyor sevda.

Geceleri görünce seni rüyamda “tamam” diyorum “işte bir işaret daha”.
Toplayıp tüm ipuçlarını koyuyorum yastığımın altına.
Ne olur , zahmet olmazsa eğer , bu gece de girer misin rüyama?

1 ARALIK CUMARTESİ 2007

EMANETİMİ GERİ ALDIM

Kapı kapı dolaştım yine. Elimde yüreğimle.
Bir hastaneden öbürüne koştum gecenin bir vaktinde.
Cam bir kavanozun içinde çırpınıp duruyordu garibim.
Bakakaldı da gözümün içine, bakamadım yüzüne. Tıp çaresizmiş, öyle dedi doktorlar.
Kalp masajına bile gerek duymadılar.
Yalandan bir yara bandı yapıştırıp üzerine, yolladılar eve.
Hıçkıra hıçkıra ağlayalım diye.

Yolda tek söz edemedim yaralı yüreğime.
Ne diyecektim hem?
Nasıl savunacaktım kendimi?
Bana inanmaktan başka bir suçu yoktu ki. Nasıl avutacak, nasıl yeniden sevebilmesi için yüreklendirecektim kendisini?

Sakınan göze de yüreğe de hep çöp mü batardı?
Cesaret miydi yaptıklarım, gözü karalık mı?
Kader böyleymiş desem inanacak mıydı?
Kader miydi sahi, yoksa büsbütün aptallık mı?

Başım önde yürüdüm öylece.
Saatlerce, sessizce.
Aklımda binbir bilmece, sandım ki bulurum yanıtları köşeyi dönünce.

En sonunda toplayıp sesimi, nefesimi; "Hiçbir şeyi değiştiremem belki ama intikamını alabilirim" dedim.
„ Koşa koşa gider kapısına Allah ne verdiyse sayar dökerim dilimin döndüğünce. Sar yaramı derim. Arabasının farlarını kırar, evinin camlarını aşağı indiririm. Adam tutar dövdürürüm veyahut. Olmadı ben döverim.
Kapıyı açar açmaz bir tuğla indiririm kafasına. Kendi kanında boğulmasını beklerim.

Demez olaydım. Dilim kopaydı da söylemeyeydim. Böyle zamanlarda susmayı öğreneydim.

"Daha fazla yaralanıp, daha çabuk ölmemi istiyorsan, durma, koş " dedi acı bir tebessümle.
"Aman kalmasın yerde kanım. Sen anlat, o anlasın da, hemen iyileşsin kolum kanadım."

Kaç saat, kaç çırpınış, kaç damla yaş etti sayamadım ama salya sümük böğürdüm geceden sabaha.
Düşündüm de, bu tablonun eli kanlı ressamı bendim aslında.

Yıllardır pamuklara sarıp herkesten, her sözden koruyup kolladığım yüreğimi ben sana emanet ettim.
Her darbede tekrar tekrar yarasını beresini temizledim.
„herşey  çok güzel olacak, bekle ver gör” dedim yıllarca sabretmeyi denedim.
Birgün düzelirdi herşey. Aşk çaba isterdi hem. Gözyaşı dökmeden mutluluk olmazdı.
Büyük aşkların senaryosu böyle sandım. Biterse şimdi, biz de kalmayız sandım.
Daha çekilecek çilem varmış hesaba katmadığım.
Nasıl bir körlüğe bulanmıştım?

Nasıl inandım ben sana?
Neyime güvendim de hayatımı koydum altın bir tepsinin ortasına , sundum avuçlarına?

En büyük düşmanım olabileceğini nasıl düşünmedim hiç? Yüreğimi kapı eşiğinde bekletip, tavan arasına göndereceğin niye gelmedi aklıma? Korunmasız- savunmasız kalbim de  ben de nasıl göremedik akıbetimizi?

Soruların hiçbiri cevap bulmayacak.
Bu sorular benimle yaşlanacak.
Bildiğim, emanetimi geri aldım bu gece. Ve çağın son salağı ilan edildim bu koca kente.
Sayende.

8 ARALIK CUMARTESİ 2007

HERKES KENDİ SİPERİNE

Eskiden ne kadar cesurduk , gözü kara, delikanlı.
Korkmazdık hiçbir şeyden, hiç kimseden.
Olur olmaz kuruntularla ürkütüp kaçırmazdık kendimizi neşeden, eğlenceden.
Esirgemezdik gözümüzü budaktan. Çocuktuk daha, belki de ondan. Açınca sonuna kadar kollarımızı bizimdi her şey.
Ötesi boş, berisi yalan.
Geride var mı bir şey bakmazdık o zaman.
Dün çoktu ama yoktu bizim için. Yarına daha vakit vardı.
Belki de günü yaşama lüksü bir çocukluk-gençlik alışkanlığıydı.
Birileri “büyüyünce unut” diye kulağımıza fısıldamıştı.

Bizim için varsa yoksa aşktı yaşam.
Bakışmalar, gülüşmeler, avuç içine sıkıştırılan küçük kağıtlar, üzerlerinde kalpler, seviyorumlar, ölürüm de sensiz olmamlar.

Ölebilirdik sevdiğimiz için, öldürebilirdik. Ama kan dökmek değildi niyetimiz, emelimiz gayemiz. Eli eline değmemiş sevdalarımız vardı aylar yıllar süren.
Gözünün rengini bile birkaç ay sonra gördüğümüz. Çekinip gözüne bakamadığımız sevdalar. Laf olur söz gelir diye toz kondurmadığımız oğlanlar kızlar.
Her şey çok başkaydı o zamanlar.

Acabalarımız yoktu, keşkelerimiz birikmemişti öbek öbek evin her köşesinde.

Tanırdık aşkı. Kim kimi seviyor anlardık gözünün içine bakana kadar. Kolaydı insan tanımak o zamanlar. Ya da en güzeliydi tanımadan kimseleri korkusuzca enginlere açılmak.
Yoktu karabasanlarımız. Rengarenk rüyalarımızda ne aldattık ne aldatıldık.

Sabahlar iple çekilirdi işte o vakitler.
İş yoktu güç yoktu. Patron yoktu , yoktu para pul derdi.
Beş parasız da bizimdi deniz kenarları, ağaç gölgeleri.

Koşturmaca nedir bilmezdik. Savrulmazdık oradan oraya.
Düğünlerde göbek atıp, cenazelerde ağlamaya zamanımız vardı.
Ya da boş boş sokağa bakıp araba saymaya, papatya yolmaya.
Kaçıp gitmek için planlar yapıp da saklamazdık divan altlarına.
Özümüz sözümüz birdi.
Gideceksek bir yere giderdik. Kalacaksak kalırdık.
Tutulmayacak sözler vermezdik hem.

Temkinli olmayı da sonradan öğrendik. Tereddüt etmeyi de.
İsmimizi kazığımız banklardan kalkınca savaş alanının ortasına itileceğimizi düşünmemiştik hiç. Yoktu ki kalkanımız, baltamız, gürzümüz.
Kırıp dökmeden severdik birbirimizi. Bilirdik köküne kadar herkesin, her şeyin kıymetini. Sonra ne oldu ? büyük kentler mi bozdu bizi, televizyon mu?
Yoksa yaşlandıkça renk değiştirip, küflenip sahibini mi zehirliyordu insan kanı ?

Yap-boz tahtasına döndü bir anda hayat.
Endişe çöreklendi her bir yerimize.
Korkar olduk elimizi uzatmaya kolumuzu alamayız diye.
Hanımeli kokan sokakların anahtarı üzerinde duran kapıları bir bir kilitlenir oldu.
Herkes koca apartmanlarında kendi siperlerine çekildi.

Gülmeye tamam da, ağlamaya gelince iş dayamadık başımızı hiçbir omuza.
Birinin yanında ağlamak beyaz bayrak sallamaya eşti artık. “seviyorum” demek toprak vermek. Savunurken sınırlarımızı sıkışıp kaldık dar çerçevemize.
Eksik yanlarımıza yara bandı yapıştırınca iyileşiriz sandık. Saklanınca görünmeyiz.
Yalandan sohbetlerde hep kitaplardan, filmlerden, şarkılardan örneklere sığındık. Kalp ağrımız görünmesin diye ser verdik de sır vermedik.

Bir şarkı tutturduk. Gerçek aşk vardı onu arıyorduk sadece. Oyalanmak istemiyorduk gelip geçici birileriyle. Nasıl büyük yalan.
Nasıl korkuyoruz parçalara ayrılmaktan. Ve tekrar toparlanamamaktan. Kilitleri açmak birini içeri almak ne zor şey. 
Biz bu kadar temkinli, ürkek saklanmışken köşelere kovalasın istiyoruz bizi.
O kadar kaçtık ki , artık ayağımıza takılsa da tanımayız kendisini.

15 ARALIK CUMARTESİ 2007

BEN GİDİYORUM, KALANLAR SANA EMANET

Seni ilk kez ağlarken gördüm.                          
Yıllardır yan yana olmamıza rağmen ilk defa.
Ben böğürürdüm gecelerce, sen dudaklarını ısırırdın yalnızca.
O kadar aşık oldun, o kadar kızdın, üzüldün, o kadar sövdün ona buna da, niyeyse
ilk kez bu  akşam coşup çağladın böyle yanı başımda. Kurak geçen koca yıla nazire yaparcasına. İlk sağanak senden gelmese de bu yıl, kıskandırdın sonbaharı da, kışı da, bayramı da.
Yakalaması çok zor seni bulutların bundan sonra.

Çerezden acılara alışmıştın hani? Hayat nereden vursa toparlanmıştın hemen ardından. 
Nasır bağlamıştı yüreğin.
Hani nerdeeee? Ölümleri bile kabullendin de niye şimdi bu gözyaşları?
Demek ki böyle vedalar düşmemişti daha önce kaderine.
Demek ki hiç hesaba katmamıştın böyle saçma sapan , manasız ayrılıkları.
Ya da gidenler daha önce hiç bu kadar acıtmamıştı.
Koymuştun yerine yeni birilerini. 
Belki de titretmiyordu o vakit akıbetin şimdiki gibi ellerini.

Çok yaşadım ben alışamasam da hala ilk değil bu elveda.
Hep tepetaklak oldu hayatı gidenin de kalanın da.

Şimdi ıslak ıslak bakıyorsun yüzüme. Delip geçiyor ya bakışların bedenimi, hayallerimi, kaçıp gitme isteklerimi.
“Kal” diyorum kendi kendime. Öyle söylüyor gözlerin çünkü, sen hiç ses etmesen de.

Müdahale edebilseydim keşke akıp giden şu filme.
Senin gibi ben de oyuncusu olmasaydım. Senaryoyu evvelden görüp , yönetmenle tanışsaydım.
Keşke.
Ama hayat hiç de bildiğimiz gibi akmıyor, akamıyor en nihayetinde.
Bayramda birbirimize şeker çikolata verip, yılbaşında göbek atmanın hayalini kurarken savuruyor işte bizi başka başka adreslere.

Yine aynı kentteyiz, aynı semtte.
Ama ayrı kapılardan ayrı binalara götürecek bizi ayaklarımız.
Sabah ilk iş çayı- kahveyi doldurup ayrı geçen birkaç saatin muhasebesini yapamayacağız. Telefonlar, mailler, akşam buluşmaları olacak elbet.
Tabi ki, kesinlikle.
Ama ilk zamanlar her gece, sonrası haftada bire düşecek buluşmalar.
Zaman bizi aynı şehrin başka sokaklarında ayrılığa terk edecek belki.
Bilemiyoruz ki.
Sınanacak dostluğumuz, bağımız.
Yenilmeyeceğiz, hemencecik yıkılmayacağız.

Gitmek mi kalmak mı zor çözemiyorum günlerdir. .
Hep aynı şeyi söylerler yeni iyidir. Bilmiyorum sadece deneyip görmek için gidiyorum.
Yapma ne olur. Kalmak için milyonlarca sebebe bir yenisini ekleme.
Sen coştukça salıyorum ipleri ben de. Sen sustukça akıyor gözümden nehirler, çaylar, dereler.
Zamanı bu akşammış meğer.

Ben gidiyorum dostum. Kalanlar sana emanet.
Aşklarım da, sırlarım da, korkularım da hazinen artık.
Seninkiler de benim cebimde, yüreğimde.
İyi sakla emi.
Yeni birileri gelip geçse de hayatından, kapmasın kimsecikler benim yerimi.

Ben gidiyorum dostum.
Ayaklarımı sürüyerek.
Silip gözümün yaşını, başımı dik tutmaya gayret ederek.
Sen de dene, ha gayret.                                                                                                                                   ( Arzu’ya)
22 ARALIK CUMARTESİ 2007

KENDİ ROMANTİK KOMEDİNİZİ ÇEKİRDEK ÇITLAYARAK İZLEYİN

Şimdiki aklım 10 yıl önce olaydı. Keşke, keşkeler kurtarmaya yetseydi hayatı.

Yalnızlıktan korkmak öğretildi bize. Ben de korktum uzun süre.

İnsanların yalnızlığı gönüllü seçeceğine inanmak istemedim. Sanki bir tür ağır cezaydı yargıtayca onanan ya da müebbet hapis geride bekleyeni kalmayan. Nasıl insan kendi eliyle, bile bile kendini atardı ki bu ateşe?
Korktukça kovalıyordu beni. Kucak açtığımda o koşar adım kaçmaya başladı benden. Ve büyüyünce anladım ki yalnızlık, hayatın en büyük lütuflarından biriymiş.
Öyle olmasa küçücük bahçede oturup da Boğaz Köprüsü'nün ayaklarını seyrederek kıkırdamazdım. Kendisini görmesem bile suyunun kokusu da mavisi de gözüme değmese de, biliyordum ki o köprünün altında Boğaz. Bu yeter bana.
Yalnızlıktan korktuğum zamanlarda olsaydım eğer bu bile ağlatabilirdi beni. "Şurada yanımda sarılabilediğim biri niye yok?" diye başlar, sonra ağlanacak bin tane bahane bulabilirdim.
Hatta şimdi burada klavyenin tuşlarını dövmek yerine, yastığıma sarılıp salya sümük ağlıyor olurdum.
Yaptım da, hangimiz yapmadık ki? Hangimiz sırf bizi çıldırtmak için el ele gezen kumruları çifteyle vurmak istemedik? Ya da gidip gırtlaklarına binmek tırnaklarımızla. Kıskançlık bile yalnızlığın işbirlikçisiydi. Onunla doğmadık, öğretildi bize.
Hayatımızın her köşesinde pranga gibi sözcükler, kelepçe gibi bakışlarla bunalmadık mı? Baba, abi, anne baskısı bitmeden sevgili, nişanlı, koca kıskacına girmek için bu acele niye? Erkekler gibi niye özgürlüğün peşine düşmek yerine, hayal prensi izinde bitap düşüyoruz. Bir yandan inanıp bir yandan gülüyorum halime. Evet, var prensler. 3-5 tane kalmış yerküre üzerinde.
Eee... Ne olacak bu durumda? Hayatımızın sonuna kadar pencerenin demirleri ve burnumuzun dibindeki cam güzelleri arasından, sardunyaların yamacından, ortancanın gölgesinden gülümseyip göz kırpan prensler mi arayacağız? Şöyle bir kapı önünde arz-ı endam etsin diye avuçlar göğe çevrilmiş vaziyette mi bekleyeceğiz?
Yoksa hayattaki en önemli şeyi, düşlerimizi mi çıkaracağız sandıklardan?
Bırakın Hollywood'da kıçının kılları ağarmış ama aşktan bihaber senaristlerin mahsullerini. Kendi romantik komedilerinizi çekirdek çitleyerek izleyin, ağlayarak değil. Bitince bittiğine inanınca üzüyor aşk, sonra geçiyor. Onu öğrenin önce.
İnsan yalnızca imkansızken aşkını taptaze buluyor kapı ağzında. Kollar kavuşunca, dudaklar kenetlenince, teri terine karışınca bitiyor. Anlıyorsun kimsenin kimseden yok farkı aslında. Herkes aynı derecede çıkmazda. Niye takılıp kalıyorsun sanki şu anki yavukluna ya da imkansızına? Çünkü gizemli, çünkü senin değil, çünkü farklı.
O kadar eminsin ki gecelerinin, gündüzlerinin olağanüstü değişik aktivitelerle dolu olduğuna ve o kadar eminsin ki onun yalnızlıktan sıkılıp burnunu karıştırıp, geğirip sabah sabah Seda Sayan seyretmediğine.
Aşkın kuralı belli. Kaçan kovalanır ve kaçan balık da bu yüzden büyük olur. Yanındayken kıymetini bilmezler, sen gidince ağlar, yalvarır geri çevirmek için dövünürler. Dönersin ama eski adam olmaları birkaç saniye sürer.
O yüzden yaşamın birinci sırasına aşkı koymak yerine kendine daha önemli amaçlar edin.
İş sahibi ol mesela, paranı kazan, aileni önemse, arkadaşlarınla vakit geçir, hobiler edin.

Tek başınayken kendine tahammül edebilmeyi öğrenirsen, başkalarına ne zaman tahümmül etmemen gerektiğini de öğrenirsin...

7 EYLÜL CUMA 2007

BUNLARIN HEPSİ AYNI, İSİMLERİ BAŞKA

 

Sakın dövünme kendi kendine.
Kurcalama hafızanı, "Acaba nerede yanlış yaptım?" diye. "Kusurum, hatam, eksiğim,gediğim neymiş?" diye, dalma ince hesaplara.

Çünkü bunların hepsi aynı, isimleri başka.

Birileri bu adam müsvettelerine dağıtmış bir bildiri. Aynı tornada yontmuşlar sanki her birini. Ne bir gıdım fazlalar, ne de eksik diğerlerinden.
Tek tip, tek modeller. Bunların hepsi sahte okey.
Kumaş bu, ederi belli, mal ortada.
Başkalarının ucuza kapattığı "sözüm ona efendiler" için tüm mal varlığını ortaya koyma. Kendine fazladan masraf çıkartma.
Yaldızlı kağıtlara sarmalamışlar kendilerini. Biri yanaşınca, gösterişli kutuları açılıp da kırpık gazete kağıtları etrafa saçılacak diye, kopuyor ödleri. İlk öğretileri, koruyup kollamak taştan yüreklerini.
Ne kadar da derinler dışardan bakınca değil mi? Derya, deniz umman. Yalan. Çocuk havuzu kadar sığ her biri. Ama atıp tutmaya gelince iş, mangalda kül bırakmaz hiçbiri. Erkekliğin kitabını yeniden yazarlar. Delikanlılık, eşittir işareti koy, karşılığında onlar. Aksiyon ve mafya dizilerinden ibaret erkeklikleri.

Bu gerçeğe toslamak ne kadar da acı değil mi? Bize, bizim babalarımız gibi adamlar düşmeyecek.
Geçti onların devirleri.

Karşımızda analarına saygısı olmayan zamane zibidileri. Hepsinin de var hayattan nefret etmek için bahaneleri.
Yüzyılın senaryosu bu: Sahte okeylerin sığındıkları acınaklı öyküleri. Gerçek acılara bile yok hürmetleri. Gerçek kederleri, dost meclislerinde meze yapmak tek işleri.

İşte bu yüzden keşke ama keşke hata sende-bende olaydı.

O zaman işimiz çok kolaydı. Değiştirirdik parçaları, yontardık sağımızı solumuzu. Üzüp incitme körpe yüreğini. Anlatamazsın O'na da yandaşlarına da her bedende kaşar yetişmediğini.
Yüreğinin her hücresine ayrı ayrı işkence odaları kursan, olmaz haberi. O, acıkmasa da, uğraşmasa da seninle sen kanatırsın kendi kendini, o yorulmasın diye.
O bakarken gözünün içine içine, sen, saplanıp kalan her kirpiğini söküp atarsın teninden.

Çok kolay sanır tam da inanmışken silmen. Çok basittir konuşmayıp susmayı seçmek, bunca anlatılmamış şey varken.
Ne mi zanneder sevdayı ? "Çocuk oyuncağı..."

Ezberlemiş canı isterse öyle, istemezse böyle davranmayı.
Takvim yapraklarının biteceği günü unutmuş yıllar önce. Zamanı har vurup harman savurmayı marifet sanıyor. Hiç bitmeyecek gibi yaşıyor hayatını.
Bırak, ses etme, elleme. Aman dikmesinler bayrak, küçük adacığının üzerine.
Özgürlük diye haykırsın aynadaki yalnız haline ağlarken. Bırak çalma hiç kapısını. Uzatma ellerini silmek için gözyaşlarını.

Bırak bağımsızlık naraları atsın senin uzağında. Prangalarla bağlandığı dipsiz kuyulardan çekip çıkarmak için atma kendini karanlıklara.
Başka cumhuriyetlere çekinmeden çeksin bayrağını, flamasını.
Ama bundan böyle dalgalanmak için senin krallığında tek direk bulamasın kendine.
Bunu da yaz bir yerlere...


6 EYLÜL PERŞEMBE 2007

HER AŞK MUTLU BAŞLAR, SONRASI EFKAR

 

Gözümüzü her kırptığımızda rahat bir yaşam ve huzur için "para" istiyoruz.
Her yalnız kaldığımızda "güvenecek bir dost."
Gönlümüz doluyken "yeni sevda", sırtımız pekken " başka entari".
Kar yağdığında 'yazı", güneş açtığında "kışı" özlüyoruz.
Beklenti ve özlem yaşamımızın iki kelimelik özeti.
Cebimizde bir de bitip tükenmek bilmeyen korkularımız var tabii ki.
Bazen açlıktan korkuyoruz, bazen ölümden.
Bazen yitirmekten, bazen yitip gitmekten.
Ve bazen de "aşkın bitmesinden."
Keza bitiyor da.

Kimi zaman derin çizikler atıp, yarıklar bırakıp içimizde, ağır ağır ayak sürüyerek bitiyor.
Kimi zaman da tez vakitte sönen geveze sigarası kadar sessiz ve bir anda.
Gün olur da biterse, dinerse fırtına.
Herkes tasını tarağını alıp uzaklaşırsa olay mahallinden.
Ben, acaba ne olurum ben?
Ya unutamazsam yaşananları?
Ya hep kanar, hep yanarsa içim?
Takvimler acıdan, gözyaşından başka bir şey koymazsa avucuma.
Zamanın örttüğü toprak kapatmazsa içimdeki tüm çizikleri...
Gözüm arkada, geride, eskide kalırsa hep?
Ya geçmiş "geçip gitmezse" geçer diyenlere inat.
Ya içime düşen deniz aşırı füzeler döverse sabah akşam tüm rüyalarımı, düşlerimi?
Bir ters bakışın, sesindeki bir hoyrat yüklem kırılmaya müsait tüm kemiklerimi ufalarsa.
Bugüne kadar tüm yaralarımı saran sen, hiç acımadan yeni savaş alanları yaratırsan yüreğimde? Hiç ama hiç çekinmeden hem de.

Korktuğumuzdan daha beteri bitiyor burnumuzun dibinde.

Öğretiyor hayat "her aşk mutlu başlar, sonrası efkar."

Kalakalıyoruz ortada, yapayalnız.
Artık Çanakkale'deki Anzaklar'dan yok farkımız.
Tanımadığımız topraklarda, bilmediğimiz bir savaşın ortasındayız.

"Niye bitti?" diye kocaman bir soru işareti kalıyor kucağımızda.
Cevabı yok.
Çünkü aşk yok.

Teslim olmak şart.
Dönüp gitmek.
Şerefimizi kurtarmak için en azından, hiç ses etmemek gerek.

Alıp tüm anıları, yaşanmışları, yaşanması muhtemel zamanları, gülüşleri, bakışları, yarınları, artık geride bırakmak lazım rötarlı sevdaları.
Yeni aşklar lazım bize.
Yeni bir gelecek.
Yeni bir yüz, umutları yeşertecek.
Yepyeni şarkılar en baştan ezberlenecek.
Çünkü dinledikçe kahreden o şarkı kasetçaları da yıldırdı. Artık baydı, bayılttı.
Boşyere heves etme çarşı pazar.
Ne başı değişecek, ne nakaratı, ne de sonu. Bu kez çalan sadece cover versiyonu.

21 AĞUSTOS SALI 2007

KÜÇÜKKEN HAYAT DAHA MI KOLAY ?

Sanırım... Sadece bekliyorsun ve her şey kucağına geliyor. Çünkü büyüklerin görevi bu.
Seni doyurmak, altını temizlemek, canın sıkılınca parka götürmek....
Ne istersen bulup buluşturuyorlar.
Su mu gerek? Hemmen geliyor.
Çikolata mı? Zaten bir cepleri her daim emrine amade. Uykun mu geldi ? Sen gözünü kapatana kadar pışpışlamaya hazırlar.
Kusmuğunu temizliyor, üstlerine işediğinde gülüp geçiyorlar.
Sana çarpan masayı dövüyor, kanepeye kızıyor, sandalyeyi tekmeliyorlar. Sırf sen gül diye bir şebeklik silsilesi ki sorma.

Sonra sen de büyüyorsun. Su istersen "Kalk al" diyorlar.
Kardeşinin çikolatasına sulansan "Büyümedin gitti" diye söyleniyorlar.
Artık masaya çarpan sen oluyorsun, azarı işiten de. Önce sana değil masaya koşuyorlar 'bir şey oldu mu?' diye...
Bir şey istemek çocukluğa özel ve tabii ki isteğinin karşılanması.
Çünkü pelerin altında Merkez Bankası'nın olmadığını öğreniyorsun koca adam olunca. Ve aslında büyüklerin işinin en zoru olduğunu.
Oysa, önceleri saatler bile önemli. Günler, haftalar, aylar...
İlk hece, ilk diş, ilk adım. Ve doğumgünleri. Her yıl eksiksiz kutlanan..
Kırmızı kurdelalı paketlerde elbise, ayakkabı, bazen bez bebek, bazen hikaye kitabı..
Birkaç yıl süren el bebek gül bebek zamanları...
Ya sonrası?
Aile fertlerinin ablukası bitiyor, kuşatma sona eriyor. Çekiliyor tüm tanıdıklar.
Bir etten duvar arıyor insan kendine... 20'lik dişi çıktığında da birileri bulgur kaynatsın istiyor, doğumgünlerinde bez bebek getirecek birileri olsun, akşamları masal anlatsın bir ses ve 'sevgili' dediği bir kez kırmızı ayakkabı alsın ona...
Ama büyüdüğün zaman, biri sataştığında, biri bağırdığında tüm aile fırlamıyor artık sokağa...
Ve sen korunaklı bir çatı arıyorsun çocukluğundan beri, hâlâ.
Akmayan, üşütmeyen, uçup gitmeyen bir çatı.
Kabuk olacak üzerine, sızdırmayacak dışarıdan tek damla su, tek bakış, tek söz... Büyüdüğünü hissettirmeyecek sana...

Büyük olabilmek için büyük sözler söylemek gerekiyor çünkü.
Tanınmak için sansasyon yaratmak.
Sevilmek için kaçmak.
Evlenmek için gösterip vermemek.
Sözünün dinlenmesi için sakal bırakmak.
İşini yaptırmak için politik olmak.
Kazık yememek için kazık atmak.
Değer görmek için herkesi horlamak gerekiyormuş.
Peki hayatın anlamı gereklilikleri yerine getirmek mi?
Bu kurallar silsileri katlediyor beni...
Ama artık biliyorum ki; "oğlum" ile "kızım" ile başlayan yazıları dört gözünü açarak okuyacaksın, yoksa kazık üstüne kazık yersin mahrem yerlerine.
Kim ne kadar yakın olabilir ki bir diğerine.
Geç bunları.
Unut gitsin.
Sil bir kalemde.
Büyük adam küçük kadın yok dünyada, herkes aynı derecede çıkmazda.
Birilerini çıkmazdan kurtaran kişi olma "salaklığınla"...

16 AĞUSTOS PERŞEMBE 2007

BENCE KAL, BİRAZ DAHA KAL.

Ne kıskançlık, ne paranoya, ne de başka bir şey.
Ruh incinmesi, beden yaralanması da değil.
Neyin nesi bilmiyorsun...
Çözdüğün tek bilmece, ara ara daraldığın "nedensiz yere".
Hani "şöyle bir şey olsa" diyorsun..
Elin-kolun kırılmış, kafadan darbe almış, ihanete uğramış, yapayalnız, beş parasız kalmış olsan anlayacaksın.
Ama hiçbiri yok.
Yok değil mi?
Kimsenin sataştığı, bulaştığı da yok.
Ama gel de anlat kendine...
Gitmek istiyorsun sadece...
İçinde kararsız bir pusula.
Gideceksin mutlaka ama hangi yana.
Ne yukarısı kuzey, ne sağ taraf doğu.
Bildiğin; her doğrunun aslında yanlış olduğu.
Debelenip duruyorsun, sabah ayazı ve akşam karanlığı.
Bir çay kahve içmeye gelmemiş içine çöreklenen boşluk dediğin ağrı.
Temelli kalacak kendileri, belli.
Belli olmayan, ne zaman doldurulacak yeri.
Burası öğütüyor, harcıyor, paralıyor, perdeliyor seni değil mi ?
Buralarda suya yazılmış gibi her hayat, her duruş, her bakış..
Anlık...
Kaybolup gitmek için biçilmiş kaftan buralar.
Başka bir yerde yaşasan, başka türlü olurdu her şey, tam da istediğin gibi.
Yalan.
Külliyen yalan.
Buralar değil, buradaki sensin her şeyin müsebbibi.
Nereye kaçsan, nereye göçsen değişmedi, değişmeyecek hayatın seyri.
Sen nereye gidersen, yürek oraya gelecek.
Ve bu ölümcül boşluk sen kendinle barışmadan hiçbir yere gitmeyecek.

14 AĞUSTOS SALI 2007

Ne yani susmak mı gerekiyor aşık olunca?

Kim ne zaman söyledi, ne zaman yazdı bilinmez, ama uydurduğuma göre; bu hikaye böyle başladı...
Çok ama çok eski vakitlerde, evvel zaman içinde denilen dönemlerde, çekirge, ustasının huzuruna çıkıp o beklenmedik soruyu sormuş "Aşk ne demek?"
İnsanoğlunun yaşama amacından, ateşi neden yaktığına, dünyanın oluşumundan küçük balığın niye kaçmak zorunda olduğuna kadar akla gelebilecek her türlü soruya yanıtı olan yaşlı bilge hazırlıksız yakalanmış bu kez.
Çünkü hayatı boyunca hiç aşık olmamış.
Bilgi fışkıran gözleri kapkara bir cehaletle denizin öte yanına odaklanmış.
Çizgilerle dolu yüzünde bir tek aşk hatıraları eksikmiş. Hiç yaşamadığı, tatmadığı bir duyguymuş çırağının ondan beklediği yanıt.
Cevapsız bırakmak da olmazmış.
Uzun bir sessizlikte kaybolmuş yaşlı adam.
Ekmek desen değilmiş aşk... Su, toprak, ateş değil.
Ölüm desen ya da yeni bir hayat, yok...
Anne şefkati, baba sıcağı, kardeş yakınlığı da değilmiş.
Neye benzermiş acaba?
Yaz yağmuru, kış güneşi, sabah ayazı, gece karanlığı.
Bir kardelen, çölde serap, yürek çarpıntısı...
Bulamamış.
Ve gözleriyle kulakları kendisine çevrili çekirgesine şöyle deyivermiş:
"Aşk yaşanır evlat, anlatılmaz..."
Bilgenin cehaleti asırlar boyunca nesilden nesile günümüze kadar taşınmış. Ve insanoğlu bu kaçamak yanıtın esiri oluvermiş. Aşık olunca konuşmamış, anlatmamış, kurcalamamış.
Çünkü üzerinde tartışmak değil, yalnızca yaşamak içinmiş aşk dedikleri.
Kimi kimyaya sığınıp hormonlara bağlamış 4 yıl ömür biçmiş... Kimi kader deyip işin içinden çıkıvermiş. Kimi seksle özdeşleştirmiş, kimi "Gözlerde başlar" demiş.
Ve herkesin her dediği, aşkın sırtında birikivermiş.
Zavallı aşk, bunca ağırlığı taşıyamayıp devrilmiş.
Aslında yangınmış aşk, kül etmek için bir tutam alevi yeten.
Tutkuymuş, uğruna anababa astıran, kardeş kanı döktüren.
Vazgeçmekmiş, paradan puldan, maldan mülkten.
Zincirmiş, yağlı urgan, kelepçe, pranga, salıvermeyen.
Zehirmiş, damarlarından usul usul süzülüp hücrelerine çöreklenen.
Sihirmiş, yalancıymış, çirkini güzel eden, kurbağayı prense çeviren...
Bir hayvanın yavrusuna, düşmanına, avına duyduğu hislerin az buçuk tamamıymış kısaca...
Hem yazılır, hem anlatılırmış biz niyetli olunca..

11 AĞUSTOS CUMARTESİ 2007